Gönderen: euzkan | Ocak 9, 2007

Zihin mi Dilden Dil mi Zihinden?

Dil zihnin bir yansımasıdır. En basit açıklamayla, insanlar düşüncelerini dili kullanarak diğer insanlara aktarırlar. Kişinin diğer bütün nesnelerle birlikte yer aldığı ve etkide bulunduğu gerçekler dünyasında nesneler devinim halindedir. Bu hareket zaman ekseni üzerinde, kişinin bakışı ve diğer kişilerin bakışlarıyla birlikte sonsuz sayıda “haber” doğurur. Cümleler gerçekler dünyasını izleyen zihnin ilettiği haberlerdir. Haberin diğer kişilerce de üreticisinin ilk baktığı gibi anlaşılıp anlaşılmadığını bilemeyiz. Nedeni, bunu öğrenmek için de aynı kanalı yani dili kullanmak zorunda oluşumuzdur. Böyle bir zorlamada dil karşılıklı belirsizlikler üretecektir.

Zihinleri birbirine asgari anlam unsuruyla bağlamayı hedefleyen dil, iletişimi başlatan kişinin haberi şekillendirme ve ifade etme gücü karşısında oldukça alçakgönüllü olmalıdır. Dil bir ortak kabullenmeler ve antlaşmalar bütünüdür. Adeta zihinleri birbirine anlatmaya çalışan bir arabulucudur. Zihin ise hiçbir sınırlama ya da kural kabul etmez. Ancak ikilem şudur ki, zihni bu derece güçlü ve bağımsız kılan soyutlayışa dil ile ulaşırız. Kavramlar arasındaki karmaşık ilişkileri dil olmadan ifade etmek mümkün müdür? Yanıt, sorudaki mantık hatasında gizlidir. “İfade etmek” ancak dil ile gerçekleştirilebilir. Peki, o halde soruyu şöyle soralım: Zihinde gerçekleşen soyutlamayı dilden bağımsız hale getirebilir miyiz? Buna bir yanıt aramadan önce soyutlamanın ne olduğuna bakalım.

Senaryo: İnsanlar güçlü bir dile sahip olmadıkları zamanlarda doğayla kurdukları iletişimi her nesil yeniliyorlardı. Nesnelere isim vermek, hatta sıfatlarla onları nitelemek ve temel fiillerle haberi oluşturmak doğanın bilgisine ulaşmak için yeterli değildi. Dilden bağımsız olan doğanın sistematiğini özümseyen bir yapı gerekiyordu. Bu yapı, o âna kadar aslında görünen gerçeğin ilkel bir takipçisi olmuş dilin içinden çıkacak ve dili de, onu yaratan zihni de şekillendirecekti. Algının kanallarından akıp durmakta olan verilerin bilgi makamına çıkarılmasını sağlamak için ilk basit adım atılmıştı. Nesneleri tanımak, nitelendirmek ve basit haberleri iletebilmek güçsüz bir dille mümkündü. Ancak algı yokken ya da eksikken haberi nasıl üretecek ve değerlendireceklerdi? Dilleri haberi ancak gerçekle doğrudan bir ilişkiye girerek edinmelerine ya da iletmelerine izin veriyordu. Varsayamıyorlardı ya da şeylerin durumlarını tasarlayamıyorlardı. İşte insanlık bunu başardığında çok büyük bir adım atmış oldu. Artık aktarılabilir bilgiye sahiptiler. Artık tasarılar da birer haber olabilirdi. Bu, düşüncenin doğması demekti. Böylece doğayı izlediler, öğrendiler, tasarladılar ve tecrübeleriyle tasarılarını sınayıp bilgiye ulaştılar. Ve bilimin geleneğine uygun şekilde bir şeyin başkalarınca tekrar keşfedilmesine gerek bırakmamak için bilgiyi hem aralarında yatay olarak hem de yetiştirdikleri nesillerle zamanda dikey olarak yaydılar.

Şimdi soruya geri dönelim. Üst düzey zihinsel işlevler, sınırlandırılmış ve konuşucuların ortalaması olmak gibi faydalı bir görevi üstlenmiş bir dil dışında gerçekleştirilebilir mi? Matematikçiler bununla ilgili bir girişimde bulunmuşlardı. Tabii bunu akıl yürütmeyi matematiğe yükleyerek gerçekleştirmeye çalışmışlardı. Ancak gözden kaçan şey, mantığı ve akıl yürütmeyi belirleyen zihnin deterministik olmayan bir sistemle yani dille üretilmiş olduğuydu.

Dil olmasaydı düşünce bugünkü karmaşıklığıyla var olabilir miydi? Yoksa dilden bağımsız bir düşünüş gücü mü dili doğurdu? Kısacası zihin mi dilden çıktı, dil mi zihinden?


Cevap bırak

Sizin cevabınız:

Kategoriler